Anonim şöyle dedi: Pardon ya sana nasıl ulaşabilirim :)

Ne için ulaşmak istediğine bağlı sosyal ağlar kısmında yazıyor sosyal medyadaki hesaplarım :)

Şarkılarla Yaşamak

image


Şarkılarla ayrılmış bedenler,
Her notasında yükselen, değişen ve kırılan hayaller. 

Hayatın arka fonunda çalan ritim değil mi bizi etkileyen?
Her nefese bir nota, her notaya bir anı  ve her solukta bir kalbin dile gelmesi,

Yükselen bir ritmin iliklerine kadar işlemesi,
Ritmin seni alıp dibe yada zirveye çıkarması,
Bir şarkıda yaşadığın bu kadar şey fazla değil mi?

Biraz söz ve biraz müzik, zaman makinesinin tam karşılığı değil mi?
Geçmişe dönüp, geleceğe kanat çırpa biliyorsun. 
Koku kadar gerçek ten kadar sıcak yada soğuk, aşk kadar büyülü.

Omuzların da taşıdığı, onlarca insan, onlarca hikaye ve onlarca düş.
Şarkılar, büyüleri ile geldiği ve yarattığı o dünyada yaşamak ve hayal kurmak için hiç bir şey istememesi gerip değil mi?

Ete kemiğe bürünmemiş sevgili değil mi şarkılar?
Elinden tutamazsın, dokunamazsın, sarılamazsın platonik bir sevgili gibi.
Ama hissedersin.
Büyülenirsin ona.
Aşık olursun yada onunla aşık olursun.

Her şarkı bir yaşanmışlık her yaşanmışlık bir şarkı yada şarkı adayı değil mi?

O zaman ya şarkını seçip yaşa, yada hayatın ritmi ile yaşa. 

Ne duruyorsun sözle ya da dinle! Hayat bir şarkı kadar kısa!

kaynak:ismailaltunbas.com

Detaylar için resimlere tıklayın

Sen  gel aylar sonra çizim yap onuda paint de yap .10 dakikalık mause ile eskiz çizimim 

Sen  gel aylar sonra çizim yap onuda paint de yap .10 dakikalık mause ile eskiz çizimim 

İznik Gölü’nün altında yaklaşık 1600 yıllık bazilika bulundu.

Açıkçası bence bugünün en güzel haberlerinden biri.  

Detaylar için resimlere tıklayabilirsiniz. 

Aç Karnına Sanat Olur mu? Ülkemizde Sanatın Gelişmesi Neye Bağlı?



Ünlü Psikolog  Abraham Maslow,  
ve o onu belki ünlü eden yada benim onu duymamı tanıyan ünlü teorisi meşhur Maslow Teorisi ya da diğer adıyla Maslow Pramidi. Bugün aklıma takılan bir soru vardı. Bu sorunun cevabını  Abraham’ın  önceden de bildiğim teorisi ile mantıklı bir cevabını bulabildim. 

Abraham Maslow, teorisinde bahsettiği durum kısaca şudur;

İnsanın gelişebilmesi için bazı  kategoriler vardır ve bir alt kategoriyi gerçekleştirirsen ancak o zaman bir yukarıdakine geçebilir yani bir kategoriyi bitirmeden diğerine geçemez. Bu kategorileri söyleyecek olursak; 

  1. Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
  2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
  3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
  4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
  5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, ön yargısız olma, gerçeklerin kabulü)

 Şimdi tüm kategorileri gördüğünüze gel gelgelim neden ülkemizde yetersiz?

1. Kategoride gördüğünüz başlıkların ülke genelin deki insanlarda yeterli oluğunu düşünüyor musunuz? Yeterli beslenme yeterli uyuma vs. Tüm bunlar belirli bir azınlığın elinde tuttuğu şeyler haline geldi yavaşça. Olumsuz çalışma süreleri ve yaşam seviyesinin düşüklüğü demek ki birinci kategoride yetersize yakın bir seviyedeyiz. 2. Kategoride ise tek tek açmaya gerek yok her halde fazla iyi olduğumuz söylenemez. 3. Kategoriye geldiğimiz de ise arkadaşlık ve cinselliğin ülkemizde değişik şekillerde algılandığını özellikle aşırı kutuplaşmaların oluştuğu bir dönemdeyiz yani aslında buda yetersiz. Aslında karamsar bir yazı değil bu. Sadece insanın gelişim anlamda atlayamadığı kategoriler olursa diğerine geçsek bile tam geçemediğimizi göstermek. 4. ve 5. kategorilerde yaratıcılık ve kendine güvenmeyi görebilirsiniz. İşte bu kadar ileride sanatı kapsayan durum. Bana göre işte bu yüzden sanat ülkemizde yetersiz bir noktada. Çünkü insanlar hala olması gerektiği yerde ve refahta değil. Açıkçası bizzat ben sanatın içinde ve okumakta bölüm gereği bu alanda iken “Karnım aç iken neden bunlarla uğraşayım? ” diyebiliyorum. İşte bu yüzden de sanatın gelişmesi için önce yaşam şartlarının sonrada insanların gelişmesi lazım diye düşünüyorum. 

Sanatçı diye nitelendirilen  insanların daha yolun başında ve gelişmekte olan yerlerde  kendini bu işe adamlarından dolayı aslında baya takdir etmişimdir. İşte bu insanlar Maslow Teorisinin bazı kategorilerini daha doğmadan atlamışlardır. Çünkü sanatçı olarak yaratılmışlardır. Ama onların yaptığı işlerin sevilmesi anlaşılması yada ilgi görmesi bir toplumun ne kadar gelişmesi ile paralel doğrultudadır. Ve bunlara ek olarak sanatçı da topluma yön vermeli onları geliştirmelidir ki toplumda onunla birlikte gelişsin. 

(Kaynak: ismailaltunbas.com)

Taştan Sanat ! Doğal Taşların Sıra dışı Kullanımı

 Bu yazımda size iki sanatçıdan bahsedeceğim.

                 Andreas Kunert Uluslar Arası Taş ve Mozaik Sanatçısı.

Doğal taşları alışılmışın dışında sıra dışı bir şekilde kullanmaktadır. Kimi zaman iç mekânlar da kimi zaman ise doğal alanlarında kullanmaktadır.

                Andreas, dış cephe iç mekanda cepheler dış mekanda estetik kaygısı ile yapılmış yapılar ve daha bir çok şekilde taşları sanata çevirmektedir. Tabii bu işleri tek başına yapmamaktadır. Ona bu işte yardım eden Naomi Zettl ile birlikte harika işler çıkarmaktadırlar. Terapötik olan Naomi, sanata ve arkeoloji olan merakı ona bu işe atılmada öncelik sağlamış.

                Andreas ve Naomi’nin yaptığı işler bir iç mimarlık öğrencisi ve sanata ilgi duyan biri olarak beni çok etkiledi. Taşların birbiri arasında ki uyumu arasındaki geçişler görmeye ve paylaşmaya değer. 

image

image

image

image

image

image

image

image

image

image

image

image

image

image

image

image



Resimler için kaynak

(Kaynak: ismailaltunbas.com)

Mimarlık ve ilişki?

Okuduğum bölümden dolayı kendime zaman ayıramaz oluyorum çoğu zaman. Hani derler ya “Kafamı kaşıyacak zamanım olmuyor.” evet benim de öyle zamanlarım oluyor. Hatta doğruyu söylemek gerekirse çoğu zaman normal anlarım olmuyor. Kendine vakit ayıramamak ne demektir son bir kaç yılım bunu fazlasıyla yaşayıp öğrenerek geçiyor.


Ne zaman yetişecek bunlar? diye sorular sormaktan yoruluyor insan. Mimarlık okumak bazen gereğinden fazla yoruyor insanı. Bazen özel insanlara-insana ayıracak zaman bile kalmıyor. Bu konu nereye gidiyor diyorsanız aslında tam olarak da mimarlık okuyan birinin yada mimar olan birinin özel hayatına geliyor. Nasıl olurdu bu zamansızlıkta? Planlı çalışmak bile yetmiyor iken. Aslında bunları anlatan iki resimden çıktı tüm bu yazı. :) Birinci resim de gördüğünüz gibi zamansızlık çeken bir mimar. Peki ikinci resimde ne var? İşte burada hayal edilen yada bana göre olması gereken olmasını istediğim bir görüntü. Şimdi mimarlık daha sempatik geldi değil mi?  Neden bu kadar uzattın bu yazıyı diye sorarsanız eğer altı üstü mimarlık derseniz içinizden “Diğer bölümler nasıl eğleniyor musunuz?” derim. Davulun sesi uzaktan hoş gelir. :)

(Kaynak: ismailaltunbas.com)

Güzel Düşünülmüş bir Küvet Tasarımı

image

Güzel düşünülmüş bir küvet tasarımı. Tasarımda suyun minimum düzeyde
kullanılması üzerine çalışılmış ve klasik küvet türlerine göre büyük bir

oranda su tasarrufu sağlanmış. Gayet başarılı bir çalışma olmuş. Paylaşmaya değer. :)

(Kaynak: ismailaltunbas.com)

Bir Tahta Parçası ve İki İnsan

image

“Yüzünü görmek istiyorum.” diye  bağırdı, genç kız. “Neden” dedi genç. “Anlamak istiyorum. Ne yaptığımı bilmek istiyorum.” dedi genç kız. Bilmiyordu ki insanların gözleri ve  bakışları her şeyi anlatsın. Bilmiyordu insanlar görmek istediklerini görür, hissetmek istediklerini hisseder ve bunlara göre yaşar. Kız yeniden tüm gayretiyle “Yüzüme bak !” diye bağırdı. Bu bağrışa gençten başka her şey tepki veriyordu; her gün oturdukları o dev cüsseli, bakıldığında bir kişiliği olduğunu hissettiren, içinde güneşe karşı adeta şarkı söyleyen doğanın en güzel mavisini en güzel yeşilini üzerinde bulunduran kuşlar, ve onları içinde barındıran dev cüsseli devasa ağaç. “Baksana be ey çocuk” der gibi dallarını rüzgarla savuran yapraklarını bu sonbahar günü dikkat çekmek için, bir şeyler söylemek için her zamankinden daha çok döken, o koca dev. Doğa bile tepkisini vermişti genç kıza. Dinlemişti onu… Kısa bir süre sonra sessizliği bozan sonbaharın, yani yavaş yavaş yaklaşan kış aylarının rüzgarı oldu. Artık gözlerine ve yüzüne bakılmasını isteyen biri yoktu o koca devin gölgesinde. Sadece genç kalmıştı. Sessizlikte kaybolmuş ruhu, düşünüyordu. Belki sadece her zaman yaptığı gibi kışa hazırlanan karıncaları izliyor, elindeki çürümüş ağaç dalı parçasıyla karınca yuvalarıyla oynuyor yani düşünmemek için elinden geleni yapıyordu. Bir an etrafına baktı, elindeki ağaç dalını yere atarak ani bir hareketle ayağa kalktı ve bir İngiliz edasıyla üzerinde bulunan koyu renk, yıpranmış keten ceketini iki yakasından tutup, aşağı doğru çekti. Ayağa kalkmadan önceki bakışı ve o ani hareketi ile kararlı güçlü bir adam görünüşü yaratmıştı.  Ama kalkmasıyla bacaklarının titremesi, o bitkin yıpranmış dünyaya sadece bakan fakat görmeyen gözleri güçlü bir adamı değil, tıpkı içinde bulunduğu sonbahar gibi, yazını kaybetmesine üzülüyor gibiydi.  Genç adam yazını yani yüzüne bakmasını istediği genç kızı kaybetmişti.  O artık yoktu. Ya istediği yaz gelecek yada bir daha gelen hiç bir yazı eskisi gibi yaşamayacaktı artık… O dev cüsseli ağaçtan destek alarak ayakta duran genç, elini ceketinin yıpranmış iç cebine uzattı ve ayakta bile zor dururken buruşturulmuş eski bir kağıt parçasını o titreyen parmaklarının arasına aldı. Yavaşça düzeltti mektubu. Belli ki genç  önceden mektubu okumuştu. Gözlerinin dolması ellerinin titremesi ve buruşmuş bir mektup. Geçmiş vardı bu sahnede. Mektubu düzelttikten sonra o bakan ama görmeyen gözleri yeniden görüyordu. Çok belliydi mektupta yazanları  görmek istemediği. Fakat genç adamı etkileyen  bir gerçek vardı o mektupta:

“Bunları senin yüzüne bakarak söylemezdim. Aslında bakmaya cesaret bile edemezdim. Hayat farklıymış. Öncelikler beklentiler her şey. Bu her gün geldiğimiz ağaç bile sadece içi boş bir tahta parçasıymış. Bu şekilde neden düşünmeye başladın diye sorma sakın tıpkı neden bitti diye sormayacağın  gibi. Şimdi o ağacın altında bırakıyorum seni. Tıpkı İkimiz yan yanayken beni yalnız hissettirdiğin gibi. Evet yanındayken yalnızdım. Bir ben vardım birde şu tahta parçası. Evet anladığın gibi bir veda mektubu bu. Yada yalnızlığımın sana kesilmiş bir faturası. Şimdi ben gidince sakın üzüldüğünü zannetme ve o gururlu insan hareketiyle ceketini düzeltme sakın. Seninki sadece terk edilmenin verdiği bir şok. Senin yanındayken  her gün hissettiğim yalnızlığın acısının  sadece ufak bir kısmı hissettiğin. Eminim giderken de sessiz kalırsın. O tahta parçası bile dile gelir, sen susarsın! Tüm bunlar bu hissettiklerin anlık şeyler olur. Her zaman yaptığın gibi ceketinin yakasından tutar ve bir hareketinle kendine gelirsin. Söyleyeceklerim bu kadar. Nede olsa sen bu zamana kadar yaptığın gibi yine susmaya devam edeceksin …”

İsmail, Ekim 2013

(Kaynak: ismailaltunbas.com)